Türkiye,Turkey ,Turkei , karadenizolay , Black sea news, media ,region travel guide , culture , folklore ,travel tips , history , cousine , hotels, photo ,Trabzon , Rize, Artvin, Bayburt , Gumushane , Ordu , Giresun , samsun , Sinop. People who visit this page also visit. Statistics Summary for www.karadenizolay.com.
Saygı değer okurlar,
www.Karadenizolay.com u yayına verirken amacımız bölgemizin tüm güzelliklerini, el değmemiş doğasına saygılı bir şekilde, tüm ırmaklarımızı, tüm yaylalarımızı, tüm köylerimizi, tüm dağlarımızı ve denizimizi dünya insanlığına açarken, art niyetleri ve niyetlilerin varlığını göz ardı etmiyoruz. Biliyoruz ki, sevgi ve saygı ile tüm ulusların sorunları dile getirilerek çözümlenebilir. Ancak, var olan tüm güzellikler de dünya insanlığı ile paylaşılarak gelişir ve de reel değerleri ile insanların zihninde yer edinir.
“Karadeniz” dendiğin de, gelmeyen, görmeyen ve bilmeyenler için akla ilk gelen “herkesin silahlı” olduğudur. Bu tam anlamıyla bir büyük yalandır. Tam bir vehimdir. Tam anlamıyla bir “bilmemek”tir. Ama “bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp” diye de bir tabirimiz var. Bizdeki “silah tutkusu” tamamen folklorik yerel bir değerdir ama bu silah kullanımı sadece düğün ve dernekler de “en iyi”yi temsil etme adınadır. Silah, hiç bir zaman “kötü”lük adına edinilmemiş, edinilmez ve de edilmemiştir. Silah, sadece hayata renklilik katma, yaşama bir “ses” verme aracıdır. Kesinlikle ve kattiyetle “ses alan” olarak kullanılmamıştır.
Ancak, istisnalar olmamış değildir ancak, bölge dışında akıllarda yer ettiği şekliyle bölgemizde “herkes silahlıdır” imajı, yersizdir.Doğru değildir. Silah, bırakın insanı, hayvanlar için bile kullanılmamaktadır. Silah, sadece sevinç, mutluluk ve huzur adına yapılan tüm etkinliklerin sadece “sesli bir rengidir” o kadar.
O zaman, bölgemize hiç gelmeden, bölgemiz ve insanı hakkında “uzak”tan ahkam kesenleri başta olmak üzere, tüm insanlığı Karadeniz Bölgesi’ni yerinde görmeye ve tanımaya davet ediyoruz.
www.karadenizolay.com isteyip de Karadeniz’e gelme fırsatı bulamayan tüm Dünya insanlarına zaman zaman fotograflarla ağırlıklı olmak üzere sayfalarında yer verecek ve bölgenin tam anlamıyla tanınmasını sağlamak, varsa eksik ve hatalı bakış açılarına yöneltilen sorulara cevap arayarak ve de vererek katkı sunmayı amaçlamıştır.
Umar ve ümid ederim ki, bu bölge yani “karadeniz Bölgesi” ile ilgili sorularınız ve görüşlerinizle sizlerde bölgenin herkes tarafından “doğru” anlaşılmasına katkı sunar ve destek olursunuz. En derin saygılarımızla.
M. Kemal AYCİCEK
KKTC'deki Maraş Bölgesi..
Yıllar öncesiydi.
O dönemde bir gariplik vardı. Biz o dönemde ancak pasaportla gidebiliyorduk.(şimdi nufüs cüzdanı ile gidilebiliyor)







Not: Karadeniz Bölgesi'nden Aktüel haber ve Fotoğraflara http://www.karadenizolay.com/ dan ulaşabilirsinizM .Kemal AYÇİÇEK – 5 Haziran 2008
Anayasa Mahkemesi, tıpkı 367 kararında olduğu gibi bu kez de yine çok tartışılacak bir karara daha imza attı.
CHP ve DSP milletvekillerinin başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğinin ''iptali veya yok hükmünde kabul edilmesi ve yürürlüğünün durdurulması'' istemiyle açtığı davada 9’a karşı 2 oy ile aldığı kararı yazılı olarak açıkladı;
''9 Şubat 2008 günlü 5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair Kanun'un 1. ve 2. maddeleri, Anayasa'nın 2, 4. ve 148. maddeleri gözetilerek iptal edilmiştir. Ayrıca yürürlüğü de durdurulmuştur.''
Her ne kadar Anayasa Mahkemesi kararları tartışılmazsa da ortaya çıkan durum Türkiye’nin Dünya’ya karşı imaj kaybetmesine yol açacağı gerçeğini değiştirmeyecektir. Kararın siyasi veya hukuki olup olmaması bundan sonra çok da önemli değildir.
Bu karardan sonra benim anladığım Türkiye’de ne kadar sağcı varsa bunların tümü, diledikleri kadar hukuk fakültelerinden mezun olurlarsa olsunlar onlar hukuktan anlamazlar sınıfına konmuş, ne kadar devletçi solcu varsa bunların tümü de hukuktan anlarlar sınıfına dahil edilmişlerdir.
Anayasa mahkemesi’nin bu kararından sonra CHP ve DSP’ye gönül verenler, haklı olarak gönül rahatlığı ile bu kararı bir bayram ilan edebilir ve sevinip oynayabilirler. Bu sevinç, onların ana sütü gibi onların hakkıdır ve kimse de bunu çok göremez. Dilerlerse zil takıp ta oynayabilirler de, bunu da kimse onlara çok göremez!
MHP’ye gelince onlar da Anayasa Mahkemesi’nin bu kararına “saygı” duymakla birlikte, AK Parti’ye iyi bir oyun oynamanın keyfini sürebilir ve bunun tadını çıkarabilirler. Onlarda bunda haklıdırlar. Siyaset, elbette rakipleri tasfiye etme sanatıdır da aynı zaman da ama buradaki tasfiye kendilerine de zarar verecektir.
AK Parti’ye gelince, AK Parti artık bu karardan sonra daha fazla kapatılıp-kapatılmamayı bekleme yerine derhal kendi kendini fesh etmelidir.
Bu aşamadan sonra Anayasa Mahkemesi’nin kapatması veya kapatmamasını beklemekle zaman kaybetmek yerine elini çabuk tutarak, genel ve yerel seçimleri birleştirerek yeni bir erken genel ve yerel seçim sandığını milletin önüne koymalıdır.
Hal böyle olunca da CHP ve DSP başta olmak üzere tüm bu sonuçlara Türkiye’yi getiren süreçlerdeki aktör milletvekilleri de dahil tüm milletvekilleri, sorumsuzluklarının bedelini “emeklilik hakkını elde edemeden” millete giderek ödemiş olurlar.
Türkiye, önemli değişim ve gelişim sürecindedir. Demokratikleşme adına atılan tüm adımların yerli yerine oturabilmesi için de tüm bu gelişmelerin yaşanması kaçınılmazdı. Evet, milletçe sürekli büyük bedeller öder olduk ama taşlar yerinden oynamıştır.
Avrupa Birliği üyeliği için 42 yıl bekleyen Türkiye’de bu üyelik sürecinin başlatılması ve müzakerelere başlanılmış olması, o yerinden sallanmayan taşları oynatan en büyük etken olmuştur. O taşların yerli yerine oturması için de yeni anayasa da dahil olmak üzere Türkiye’de hızlı değişim ve gelişimi sağlayacak tüm yasal boşlukların da doldurulması ve gediklerin kapatılması gerekmektedir.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve ekibinin Şanlıurfa ve Diyarbakır gezilerinde CHP’nin “1989 Doğu ve Güneydoğu raporu”na yeniden sahip çıkmış olması da bu yeni sürecin geri dönülmez ufkunu açmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla CHP’nin Doğu ve güneydoğu açılımının aynı güne denk gelmiş olması kesinlikle bir tesadüf de değildir!
Anayasa mahkemesi’nin son kararından sonra görülmüştür ki, 73 milyon’luk Türkiye’de 411 milletvekilinin yapamadığını 9 mahkeme üyesi yapabilmektedir. Böylece, 411 milletvekiline maaş vermenin da anlamı kalmamıştır. Her 8 milyon 111 insanı, bir anayasa mahkemesi üyesi temsil etmektedir ve verilen kararda 2’ye karşı 9 oyla “iptal” edildiğine göre başka söze gerek kalmamıştır!
Demek istediğim şudur; AK Parti, Anayasa Mahkemesi'ndeki davanın sonucunu beklemeden kendini kapatmalıdır.Yani fesh etmelidir. Tıpkı, geçen yıl 367 kararı sonucunda Referandumla Millet nasıl olayı çözdüyse aynı şekilde önce yerel ve genel seçimleri birleştirip sandığı milletin önüne koymalı, ardından da yeni Anayasayı, yeni meclisle ilk iş olarak yapıp, Yeni anayasa içinde bir referandum sandığını milletin iradesine sunmalıdır. Böylece, ortaya çıkmış bu garip durum aşılır kanaatindeyim.
Elbette Türkiye, Demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk devletidir. Ve tabiî ki de Anayasa mahkemesi’nin verdiği kararlar kesindir ve bu kararlarda tartışılamazlardır(!). Bende aynen Mahkemenin kararının tartışılamayacağına inanıyor(!) ve hukukun üstünlüğüne gönül veren bir birey olarak, Anaysa mahkemesinin Türk Milleti adına verdiği kararı saygıyla karşılıyorum! Ama adil bulmuyorum!
Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com yayınlanmaktadır. Karadeniz Bölgesi'nden yazı ve fotoğraflara www.karadenizolay.com dan ulaşabilirsiniz
Çocuklar, yarış atı mı?
M. Kemal AYÇİÇEK -16 Haziran 2008
(Milli Takımımızın 3-2’lik Çek Cumhuriyeti galibiyetinden sonra bu yazı yazılmamalıydı belki ama hayır, Milli Takımımıza teşekkür ediyorum, kutluyorum ve meydan turunu tamamladıktan sonra ben yazıma dönuyorum.)
Dün, yani son ÖSS için sınava giden gençlerin ve ailelerinin telaşlı günüydü. Sınav nedeniyle sokaklarda trafik, diğer Pazar günlerine oranla kalabalıktı. Çocuğunu alan düşmüştü bir umut yoluna, nerden bakarsanız bakın stresten başka bir şey değildi. Hem sınava girenler için hem de onları sınava yetiştirme telaşını yaşayan anne ve babalar için, iyi de değer mi idi acaba?
Hemen belirtmeliyim, çocuğunu dersanelere göndermiş anne ve babalar bu yazıyı okumasın, çünkü taşı onlara atacağım. Çocuklarının geleceklerine katkı yaptığını sanan veya zanneden anne ve babalar, ne yazık ki çocuklarını ilköğretimden başlayarak ÖSS sınavına varıncaya kadarki dönemlerde dershanelere göndererek, onları adeta birer “yarış atı” psikozuna sokarak, hatalı davranmışlardır.
Çocukların gelişim süreçlerini, onların çocukluk haklarını hiçe sayarak, “karşı komşunun çocuğu gidiyor”dan, “ramisefendinin kızı tıp okuyor” a, “Manisalı salih’in yeğeninin dersten başını kaldırmıyor” undan, “Hakkarili gençler, seferber olmuş”una kadar nerde akla ziyan bir örnek varsa, bunları bulup buluşturup, çocuğunun başına kakan hiçbir anne ve babanın, kendi öz evladına “saygı” duyduğuna inanmıyorum.
Aile ve çevre veya günümüz tabiri ile söyleyelim asıl “mahalle baskısı” altında bırakılan çocuklar, ne çocukluklarını yaşayabildiler, ne de anne ve babanın kaprislerini yenmelerine yarayacak istedikleri ve diledikleri fakülte veya yüksekokulu çocuklarına kazandıramadılar!
Anne ve babalar, çocuklarını dershanelere göndererek aslında kendi egolarını tatmin etmek için çocuklarını birer kobay olarak kullandı. Dershaneleri, suçlamıyorum. O sektör, zaten bu sistemin bir ürünü. Ortada kapital olayı var ve onlar, kendi bildikleri işi yaptı ama ya biz veliler..
“kendin için istemediğini başkası için de isteme” düsturundan yola çıkarak ben hafta sonlarındaki okul kursları da dahil olmak üzere çocuklarını dersaneye göndermemiş bir veli olarak yazıyorum bu yazıyı. Mahalle baskısı altında kalmadığım için olacak, kendime reva görmediğim bir olayı, çocuklarıma yaşatarak rahat olamazdım. Ama, onlara özgüvenlerini kazanmaları konusunda elbette destek verdim. Hiç biri ile hiçbir sınav için herhangi bir okul kapısına da dayanmadım.
Hangi anne ve baba, çocuğunu kendi istedikleri şekilde dershanelere verip istedikleri okulu kazandır tıp da o çocuğunun mutlu olduğunu, girdiği işte de işiyle ya da mesleği ile barışık olabildiği gördü? Bakın çevrenizde var mı bu sözünü ettiğim türden örnekler, bakmadıysanız bir bakıverin bakalım, nedir sonuç sahi?
Çocuğun farklı bir “insan” olmasına tahammül edemeyen aileler, kendi öz evlatlarını istedikleri ve diledikleri gibi yetiştirebildilerse eğer, o çocuk ne kadar kendince “insan”dır?
Anne ve baba dırdırından kurtulmak için sadece, onların hatırına sırf kendini olamayan insanlar ülkesi haline geldik sırf bu sınav maratonları yüzünden yalan mı?
Teşbihte kusur aranmaz ya, o misal tavuk üretimi yapan fabrikada müdür olan arkadaşımı ziyarete gitmiştim Antalya’da. Haliyle yaptığı iş gereği bana fabrikayı gezdirirken, tavukların yumurta etme süreçlerini anlatıyor. Geceleri de ışıkları yaktıklarını, yoksa tavukların tembelleşip, yumurtayı kestiklerini söylüyordu. Bu arada, tavuklar bir yandan yemlenirken altlarında oluşan dışkılarının içine düşmüş ve boğulmakta olan tavukları gösterip, “yazık değil mi bu hayvanlara, kurtarsanıza onları, boğuluyorlar” dediğim de güldü. “onlar, çaptan düşmüş tavuklar, yani istediğimiz yumurtayı veremeyecek hale gelmişler. Kurtarmaya değmez, yoksa bu işin altından kalkamayız” cevabını verince bir tuhaf olmuştum. Biz, o tavukların yumurtalarından protein aldığımız zannederek, yumurta tüketiyoruz. kusura bakılmasın ama şimdi bu sınavlara mahkum ettiğimiz çocuklarımızın o tavuklardan ne farkı var?
Elbette veliler, “ne yapalım, devir öyle, herkes gönderince biz de mecbur kalıyoruz” gerekçesini ileri sürebilir ama bu toplumun bilinçli bireyleri, bu sömürü düzenine neden itiraz etmiyor bu ülkede? Neden, çocuklarımıza bu durumu reva görür olduk?
Bu son ÖSS idi. İnşallah, bir başka isimle bir dahası da olmaz ve çocuklarımız, “insan”ca bir eğitim ve öğretimle, bir yandan yaşamdan zevk alan bir yandan da bu ülkenin geleceğini yaşatacak olan mutlu bireyler olarak toplumun sağlıklı geleceği olurlar. İnşallah, anne ve babaların baskısı altında değil de özgür bireyler olarak, nasıl bir “insan” olmalarına kendilerinin karar verebileceği bir ortamda, Dünya insanlığının esenliğine katkı sunacak fertler olarak kendilerini yetiştirirler.Kalın sağlıcakla.
Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com da yayınlanmaktadır.
Karadeniz Bölgesi'nden Aktüel haber ve fotoğraflara www.karadenizolay.com dan ulaşabilirsiniz
“Terim’in aleyhinde yaz” baskısı
M. Kemal AYÇİÇEK – 22 Haziran 2008
Gündem Türkiye’nin EURO 2008 Avrupa Kupası’ndaki inanılmaz başarısı ya, mecbur aşırı baskı altında kalarak “spor”la ilgili olmadığım halde, daha fazla dayanamayıp, ya da o baskılara “yazdım işte” diyebilmek için ben de duygularımı dile getireyim.
Baskıyı yapanlar, genelde tanıdıklarım. “yaz şu Terim’in aleyhinde, bak bakalım nasıl okunuyorsun. Ne tebrik mailleri alıyorsun. Nedir, bu terim sevdası. Şenol Güneş’in eline su dökemez” vs.
Düşündüm önce, “gerçekten de terim için böyle yazılmalı mı? Neden bunların bu baskısı? Kimi Trabzon’dan kimi İstanbul’dan kimi Almanya’dan ama hepsinin ortak kanaatlerinin “Terim aleyhinde yaz” diyor olmalarına taktım. Bir şey var ama ne?
“bizdenlik” arıyorlar meğer, Fatih Terim’in birkaç basın toplantısını can kulağıyla dinledikten sonra bizimkilerin neden gıcık kaptıklarını anladım. Fatih Altaylı’da yazdı ya, Fatih Terim’in “burnu havalarda” imiş. Öyle gösteriyor, adamın yapısı, mizacı, kişilik öyle gelişmiş, ama gerçekten öyle mi? Fatih Terim istese değişebilir mi? Yani topluma şirin gözükebilecek, jest ve mimiklere sahip olabilir mi, bu tevazuu ile aşılabilir mi?
Sanmıyorum. Kişilik yapısının kolay kolay değişmesi zor ama neden illa da biz sevelim diye adamın yapısının bize sempatik gelmesi için onun değişmesini isteyelim ki? Buna bizim hakkımız var mı? Hem, o değişeceğine biz farklı bakabilmeyi öğrensek daha kolay ve kestirmeden sorunu kendimiz de çözmüş olamayız mı? Bence bakış açımızı bizim değiştirmemiz gerekir. Fatih Terim’in, kaş, göz, dudak bükme veya kafasını bir tuhaf sallayıp, meydan okur halini kendimiz için değil ama rakiplerimiz açısından düşünürsek doğru olmaz mı?
Adam zaten bize “kızım sana diyorum” ama asıl hedefinde “gelinim sen anla”yı oyunuyor. Ama biz, her mimik ve jesti “bize yaptı” diye algılıyoruz ve sinir oluyoruz tabi. Hele bizim bölgemiz insanı, sevmez öyle mimik hareketleri pek ondan da tanıdık tanımadık kim varsa Fatih Terim’e sadece o mimiklerinden ve kaprisli duruşu ve tavrından cephe alıyoruz. Bu doğru olan bakış değil tabi, çok sığ düşünen bizleriz oysa. Dünya, gıpta ederken bizim kendi insanımıza mutlaka bir “kulp” bulma hastalığımız, en yakınlarımız ve hatta en samimi arkadaşlarımız için de söz konusu değil mi? Oysa hep insanız değil mi? İyimiz de bizim iyimiz, kötümüzde bizim kötümüz ama biz hepimiz iz işte! İstesek de istemesek de, sevsek de sevmesek de biz, birbirim iziz işte öyle değil mi?
Oysa O Fatih Terim ile Milli Takımımız gerçekten de “mucizeler ülkesi” gibi anılmamıza sebep olacak bir tarzda EURO 2008 Avrupa Kupası’nda başarıyla tarihimizde ilk kez yarı finale geldik belki de final oynayacağız. Şimdi bana yapılan “yaz baskıları”na sanırım bu yazımla cevap vermiş oldum. Bu vesile ile Milli Takımımızı başta fatih Terim olmak üzere tebrik ediyorum. Ülkemize gerçekten de ihtiyacımız olan büyük moral kazandırdıkları için, ayrıca yarı finalde de başarılar diliyorum.
Taksicinin dersiKaradeniz gelişiyor artık.
Trabzon’da yeni açılan alış veriş merkezi Trabzon Form’a gitmek için bir taksiye binen bayanlar, fatura isterler. Ama ardından da “douglas”ı yazabilirmisin” diye sorarlar ve kodlayarak söylemeye çalışırlar. Taksici de onlara , “michael douglas” gibiyse yazarım diyince, bayanlar hem güler ve hem de özür dilerler. Taksici, “kodladı, kızdım ona ama tabi belli etmedim. Bizi de cahil cühela sandılar galiba, biz kültürsüz oluyoruz onlara göre demek ki. Hiç duymadığım mağazalar markalar var ya orda, abuk sapuk markalar yani” diyerek gülüyor..
Öyle ya dışardan gelmişlerin bizde “hava” atması alışılmış bir gerçeğimiz. Trabzon, Dünya’dan değil sanki ve Trabzon’a dışardan gelenler hep “dünyalı”lar oluyor maalesef. Bu öteden beri hep böyledir. Gümüşhane’den Trabzon’a gelen de bazen bizimki gibi anlar olayı ama olay aslında tamda sanıldığı gibi değildir. Belki de yardımcı olmak adına yapılmış bir hareketi bizler zaman zaman abartabiliriz.
Toplum bir değişim sürecinde, tüm bu değişim sürecini yakından izleyenler ve izlemekte zorlananlar arasındaki iletişim farkıdır oysa eksiğimiz ama zamanla bunu da tamamlarız. Trabzon’a yeni gelen firmalar, markalar, zamanla burada da tanınsa ve bilinse bizim köylerimizden gelecek olan insanlarımızın bu markaları anlayabilmesi de zaman alacaktır.
Yoksa giyim elbette giyimdir ama ya markaların giyilmesi. Kim ne giyerse “ne demek ister”in anlaşılması için zamana ihtiyacımız var. Aynı şey, parfümler için de geçerli tabiî ki de. Gelişmiş dünya da giysiler bile artık tıpkı yemek kültüründe olduğu gibi günün belli saatlerinde değişebiliyor. Aynı gün, nasıl 3 öğün yemek yiyorsak giysiler için de bu “öğün” olayı gelişmiş toplumlarda var.
Ama bizim öyle “öğün”lük giysi veya parfüme gereksinimimiz olmasa da buna ihtiyacı olanların da bu toplumda var olduklarını bilmemiz gerekir ve zaten o tarz mağazalar da herkes için değil, o özellikleri takip edenler için açılıyor. İlada bilmediğiniz bir markayı giymeye kendinizi zorlamanıza gerek yok. En iyisi, en rahat ettiğiniz giyim tarzıdır, bundan emin olun. Kalın sağlıcakla.
Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com ,www.kuzeyhaber.com ve www.hizmetgazete.com da yayınlanmaktadır
kizirbey© karadenizolaydesigned by DT