Türkiye,Turkey ,Turkei , karadenizolay , Black sea news, media ,region travel guide , culture , folklore ,travel tips , history , cousine , hotels, photo ,Trabzon , Rize, Artvin, Bayburt , Gumushane , Ordu , Giresun , samsun , Sinop. People who visit this page also visit. Statistics Summary for www.karadenizolay.com.

M. Kemal AYÇİÇEK – 8 Aralık 2008
www.karadenizolay.com (Özel)-Babamı bilmiyorum ama annemden iki aylıkken ayrıldığımı dün gibi hatırlıyorum.insan denen mahluklardan biri, güya ağabeyimin asıl sahibi. Önce bir telefon görüşmesi yaptığını duyar gibi oldum. Gerçi insan denen o mahlukları daha yeni yeni tanımaya başlamışım ama hep o ağabeyimin sahibini görüyordum.
İstemeden de olsa o kulak misafiri olduğum ağabeyimin asıl sahibinin telefon konuşmasında sanki beni vermek için birisini aradığına tanık oldum. İşte o an sanki başımdan aşağıya sıcak su döktüler. Fena oldum. O ilk görüşmesinde net bir sonuç alamadı. Karşı tarafta konuştuğu her kimse, o da o’na “abi” diyordu. Onu anladım sadece..sonra bir başkası için tekrar “abi” dendiğini duydum.
Hani ağabeyimin asıl sahibi olmasa o kadar güvenmeyeceğim kendisine ama ağabeyime çok iyi bakıyordu. Görecektiniz onların boğuşmalarını, kavga ediyorlar adeta. Bir keresinde ağabeyimi yere yatırdı ve sırtüstü boğazladı da ama ağabeyim o’nu iyi tanıdığı için ufacık bir kelle numarasıyla kurtuldu. Sonra o ağabeyimin peşi sıra çok koşturdu zaten ama onların ki oyundu biliyorum ve nasıl anlattıklarını merak ediyordum.ama dedim ya o’na güvenim, bu ağabeyimle olan yakın alakasındandı. Babama güvenmezdim o kadar. O adam işte aldı beni, güya sevdi, okşadı sonra da bir karton kutuya yerleştirdi.
Türkiye’nin başkentindeyim, Ankara’da. Yani, düşünsenize koskoca ülkenin yönetildiği yer burası ve ben işte bu metropoldenim. Ama, o karton kutunun içine bir kap, kapın içine biraz (sevmediğim aslında) bişeyler (adlarını da bilmiyorum açıkçası) koydular. Benim yüreğim pıt pıt pıt diye atmaya başladı, bacaklarım titriyor. Her ne kadar kendime “yok bir şey, panikleme” diye teskin etmeye çabalıyorsam da olmuyor, buna engel olamıyorum ve bu titreme halen devam ediyor zaten. Hasta falan değilim ama ortalıkta bir şeyler dönüyor, bunun farkındayım.
Önce anneme sordum ama o da bilmiyor. Evet bir şeylerin olduğunu sandığını söyledi ama beni doğuran annemin tecrübesi vardır hani belki daha önce yaşamıştır belki farkındadır diye düşündüm ama yok, bu insan denen mahlukların işine akıl sır ermiyor yani. Neyse ben o akşam annemle birlikteydim, bir de diğer kardeşim ama zaten benim küçük ağabeyim de ortalıktan kaybolmuştu. Sonradan büyük ağabeyimin sahibinin söylediğine göre o’nu Ankara’da birisine vermişlermiş.
Sonra ağabeyimin sahibinin ağabeyimle vedalaştığını gördüm. Ağabeyimin dilinden ben anlıyorum ama sahibim de anlıyor biraz. Hem onlar zaten iki yılı aşkın suredir tanışıyorlardı. Beni o kutuya koydular ve pat aracın arka kapağını küüt diye üzerine kapatmazlar mı? Nereye götürüldüğümü bilmiyorum ama annemle de vedalaşamadık. Bilseydim yola çıkılacağını gider anneme son bir kez belki sıkı sıkıya sarılır ve belki azıcıkta memelerinden süt içer, kardeşimle azcık daha dalaşırdık. Ama buna fırsat bile bulamadım inanın. Kapanmıştım, etraf zindana dondu, kapkaranlık bir yer. Bir gürültü koptu, tam altımdan garip garip sesler geliyor. Sonra verdiğimiz molalarda baktım ben, o seslerin çıktığı yer, benim konulduğum yerin tam altında, insan denilen mahlukların bindiği araba dedikleri şeyin eksoz adını verdikleri bir gürültü aracı yani çok da önemi yok.
Kısa bir yolculuktan sonra o ses durdu. Birazdan benim üzerime kapattıkları o kapıyı yeniden açtı ağabeyimin sahibi, beni koydukları o kutuyla birlikte aldı, lambaların yandığı ve adına ev dedikleri yere. Bir de ne göreyim orada ağabeyimin sahibinin biri kardeşi diğeri de torunu olan iki delikanlı. Hayda hiç tahmin etmiyordum ve de zaten beklemiyordum. O ağabeyimin sahibinin kardeşi olan büyükçe bir insan denen mahluk, bana önce pis pis bir baktı, sonra gülmeye başladı. Baktım bende suratına, “hımm” dedim kendi kendime “sevdi beni”. Gerçekten de sevdi ama o diğeri, ağabeyimin torunu olacak olanı ise uzaktan beni seyrediyor ve “sevsem mi sevmesem mi” der gibi bakıyordu. Zaten o benimle diğer ağabeyimin sahibinin kardeşi olan gibi sevmedi, bunu sonraları anladım. Hatta bir keresinde ağabeyimin sahibi, beni ona emanet ettiğinde o benden çekindi bile, yani korktu mu, ürktü mü anlayamadım.
N eyse biraz benimle ilgilendiler sonra o yanan lamba dedikleri şeyler söndü, karanlıkta kaldım. Biraz kendi kendime söylendim ama kimse alınmadı. Bazen o ağabeyimin sahibinin bana laf attığını duydum ama takmadım bile. Hem zaten bende yorgundum ama bir sessizlik oldu. Ardından hava ışıdı ama yanıma gelen olmadı. Baya bir zaman sonra o ağabeyimin sahibinin kardeşi geldi yanıma, burnuma “piş, mış” gibi şeyler söylediyse de ben ona yüz vermedim. Nede olsa tanımıyordum değil mi? Hemen öyle yüz göz mü olacaktım, olmadım bende. Surat astım desem yeridir. Sonra o ağabeyimin sahibi geldi yanıma baktım yine niyeti kötü. Kutuyu temizlediler filan ama ben sabırla izliyordum sadece, “ne yapmak istiyor bu insan denen mahluklar” diye merak ediyordum ama onların ne yaptığı pek belli olmuyor.
Yine aldı kutuyla benim o akşamki arabanın arkasına koymaz mı? Yine karanlık tabi ve yine hiç sevmediğim çirkin ses. Pır pır pır filan başım şişti hep de aynı ses. Kısa sürede tahammül edilebiliyor ama uzun süreli aynı sesi dinleyince de başınız ağrıyor, yetmiyor bir sarhoş oluyorsunuz, bayılır gibi oluyorsunuz ama ona katlanmak zorunda olmaktan başka çerem olmadığını da anlıyorum. Yani istesem zaten bir şey yapamam ki, kapalı etrafım. Başımı kaldırsam üstte sert bir yere vuruyor zaten.iyisi mi bende koyup başımı yatıyorum. Uyumak istiyorum, tam gözlerim alacak hadi bakalım tekrar o üzerime kapanan kapı açılıyor, daha uyunur mu hemen gözlerim açılıyor. Bir bakıyorum burası hiç tanımadığım başka bir yer oluyor.
Ama bu sefer baya bi uzundu yolumuz. Ne tarafa gittiğimden haberim yok, adını duydum ama nerdedir nerden bileyim. O ağabeyimin sahibi, ağabey dediği insan denen mahlukla ne konuştuysa işte o telefonda konuştuğu onun ağabeyisinin dediği yere gidiyoruz meğer. Yine hava kararmıştı, bir ara yolun kapandığını duydum. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Merzifon’u geçmişiz de Havza’ya gidiyormuşuz ama yolda bir trafik, bir trafik sormayın. Ağabeyimin sahibinin dediğine göre İstanbul’daki boğazköprüsü trafiği gibiymiş burada yol. İlerlemiyormuş ve zaten ilerde de üç şeritli insan denen mahlukların yolu tek şerite düşüyormuş, o tek şerite düşen yolda da tır ve kamyonlar yığılıymış ve trafik polisi dedikleri adamlar, o yolda karşıdan gelen araçları durdurup bir bizim beklediğimiz yerden araç bırakıyormuş, bir süre sonrada karşı taraftan gelenlerden öyle araçlar bırakıyormuş yani kısaca burada nerdeyse insan denen mahlukların dediğine göre iki saat zaman harcamışız.
Bir sıkışmışım ki sormayın, Allah’tan o ağabeyimin sahibi yanıma geldi de derdimi ona anlattım ki o beni uygun bir yerde indirdi. Güya hani ayaklarım biraz açılsın diye indirmiş gibi davrandı beni utandırmamak için bende zaten o havaya girdim, biraz gezindim felan onun bana bakmadığı yani beni gözlemediğine kanaat getirdiğimde de afedersiniz rahatladım. Hem açık hava da iyi geldi. O trafik dedikleri şey, belki de benim imdadıma yetişti ama tabi insan denen mahlukların bunu anlayabildiğini sanmıyorum. Onlar düşmüş kendi dertlerine, yok onlarda candır, onlarında ihtiyacı olabilir diye düşünce nerde. Hem sadece ben de değilim yani yollarda Allah sizi inandırsın kocaman kocaman kamyonlar üzerinde de bir yığın can var. Seslerini duyuyorum kimi zaman yol boyunca durakladığımız yerlerde ama tanışma fırsatımız olmuyor tabi.
Neyse ki o bekleyişten sonra tekrar yola koyulduk. Kısa bir zaman sonra Samsun dedikleri yere geldik. Burada da ağabeyimin sahibi beni aldı karton kutuyla ve insan denen mahlukların yaşadıkları çok katlı bir binanın içine girdik. Orada da ben beş kişi saydım. O evin büyük kızı, ortancası erkek ve bir de küçük kızları vardı. Ben en çok o küçük kızı sevdim çünkü o beni çok sevdi. Evin erkek olan çocuğu da sevdi ama o biraz havalardaydı yani beni öyle pek ciddiye almaz havalarında. Neyse burada ağabeyimin sahibi ve onun kardeşi ve torunu için hazırlanmış bişeyler yediler. Bana da bişeyler verdiler ama bende isimlerini bilmiyorum ki onları da söyleyeyim size ama yenebilecek şeyler diyeyim sizler anlayın artık.
Bir süre sonra hoppala tekrar kucaktayım ve o çıktığımz yerden iniyoruz ve onlar vedalaşıyorlar beni de yine o cehennem gibi yere koyuyorlar. Sıkıldım , hayatımda o kadar karanlık yerde kalmamıştım. Hayatıma gerçi iki ay önce başlamıştım ama olsun yani ilk kez onca uzun süre kapkaranlık yerde ve yalnız başıma annemden ve kardeşimden uzaklardayım hissine kapıldım. Bir yandan kara kara düşünüyorum, hem kapkaranlık yerde başka nasıl düşüneceksin ki ama annemi özlemeye başladım bile. Fakat, saatler oldu zaten annemden söz edilmiyor hatta annemin de sesini duymuyorum. Yanı kaygılarım da haklı çıkıyordum açıkçası. Yine o motor başladı çalışmaya ve o pır pır sesi yine aynı azap başladı benim için. Bu kez de bir hayli yol aldık sanıyorum çünkü o motor sesi çıktıkça bir yerde durmadığımızı anlıyorum. Zaten beni ona koydukları yer ile zaman zaman indiğimiz yerler hep değişiyor.
Sonra ağabeyimin sahibi ağabeyi ile telefonda konuşurken duydum, “Espiye’deyiz” dediğini hatırlıyorum. Ama kendi aralarında konuşuyorlar, zaman zaman ben laf atıyorum onlarda bana laf atıyorlar. Ben aslında kızgınlığımı anlatıyorum onlara ama onlarda sanki ben onlara “nasılsınız” diyormuşum gibi algılıyorlar ve güya benim gönlümü almaya çalışıyorlar. Seslerinden tanıyorum o ağabeyimin sahibinin kardeşi daha çok konuşuyor benimle de zaten ve yol boyunca da susmadı pek. Bende onun inadına ara sıra lafını böldüm zaten, oh olsun az bile yaptım bence. Bir baktım, yine ağabeyimin sahibi telefonda bu kez, “ağabey, şu arabanı biraz geri çekseydin” deyiverdi. Bende sevindim. Bu demek ti ki artık yolculuğumuzun sonuna geliyoruz. Kendi aralarında konuşurlarken yol tabelalarına en son baktıklarında zaten “Trabzon”a on iki kilometre” demişti, o ağabeyimin sahibinin kardeşiyle gelen genç..
Yine karanlık ama gecenin ikisini geçmişmiş insan denilen o mahlukların dediğine göre. Sonra geldiğimiz yerde etraf aydınlandı. Meğer sokak lambasını yakmışlarmış ev denen yerden inenlerin ayak sesleri de bizimkilerin ayak sesleriyle karışınca “ooo hoş geldin”, “hoş bulduk” filan gibi konuşmalarını duydum. Bu yeni geldiğimiz yer, ağabeyimin sahibinin ağabeyinin eviymiş. Ağabeyimin sahibi beni koyduğu o karton kutuyla birlikte aldı ve ilk önce o ev denilen yere yine ben girmiş oldum. Balkon denen yere koydular, o evin sahibi de önce bana sert baktı, sonra eliyle işaret filan yaptı ve güya beni sevmeye başladı. Neyse ben onlara yüz vermedim öncelikle ama çok susamışım, bildiğiniz gibi değil. Beni balkona koydular, o ağabeyimin sahibinin ağabeyi bana sucuk dedikleri ama benim de hoşuma giden tatlı bir şey getirdi ve ardından da bir ufak tencereyle suyu getirince onunda notunu verdim, ne yalan söyleyeyim işte o suyu getirdiği anda da sevdim zaten.Yani demek ki insan denen mahluklar da iyi olanları da var diyerek. Gerçi bana kötü davranan da olmadıydı zaten ya.
Bir süre benimle ilgilendiler ama sonra beni eve sokmuyorlar. Kutudan çıkmışım afedersiniz yine çok sıkışmışım, yani etraf da temiz ben çekiniyorum ama sıkışmışım. O ağabeyimin sahibi onları uyardı bana bakmamaları konusunda sanırım ve ben orada köşede bir yerde rahatladım. Sonra ağabeyimin sahibi temizledi gerçi ama bu kez de kapadılar balkon kapısını ve bana camdan bakıyorlar. Beni de içeriye alın diyorum anlamıyorlar, sonra o evin oğlu ve kızı da geldi yanıma, garip garip sesler çıkarıp bana el filan uzattılar tabi ben yine onlara pas vermedim. Bir ara yine ağabeyimin sahibinin kardeşi, birlikte yolculuk yaptığımız geldi artık onu tanıyorum ya onunla biraz şakalaştık, o da kapadı kapıyı. Ben itiyorum o kapıyor, sonra ağabeyimin sahibi geldi. O da koymuyor beni eve, bir ara nerdeyse kafamı sıkıştırdı balkon kapısına, ben içeriye girmeye çabalıyorum o bırakmıyor, neyse tabi ne de olsa o ağabeyimin sahibi ya. Ben geri adım attım, kapadı balkon kapısını, birazdan da ışıkları söndürdüler ama ben yermiyim, rahat verirmiyim öyle kolay kolay. Başladım ağlamaya, yalandan hem ağlıyor hem de laf atıyorum, bir süre buna devam ettim baktım ışık dedikleri şey yine yandı. Kapıyı açtılar, bu kez beni kutuya koydular ve evden çıkarıp yine oraya geldiğimiz arabanın arkasına koydular, yine o kapak üzerime “küüt” diye kapanmasın mı? Bende kendimce “oha” dedim ama gecenin o saatinde tabi, keşke sussaydım diye düşündüm o balkondayken. Aleyhime oldu biraz. Burada beni bırakıp gittiler. Canım sıkıldı, üzerimde bir tenta vardı, can havliyle onu kaldırdım, zar zor o üste çıktım. Bagaj dedikleri yer, neyse oradan gün doğuncaya kadar yoldan gelen geçen insan denen mahlukları seyrettim. Gün ışıyınca yine aldılar beni, yukarıya çıktık bu kez de su böreği dediklerinden verdiler, yemedim. Kuymak dedikleri bir yemek çeşidinden verdiler, tadına baktım o kadar. Meğer, o “kuymak” dedikleri insan denen mahlukların yöresel yemekleriymiş.
Bir süre sonra yine hareketlilik başladı, beni aşağıya götürdü önce biraz gezinti yaptım kendi başıma bıraktılar ama yabancı çevre ne kadar rahat olabilirim ki, gittim kutuma girdim. Tekrar o arabaya bindirdiler ve kapı üzerime kapandı. Yine o motor sesi derken yine kısa süren bir yolculuktan sonra kapı açıldı, bana bir tane İstavrit dedikleri balıktan, arkasından da bu kez bir adet yine hamsi dedikleri balıktan verdiler.Onlar da Sürmene’nın Balıklı köyündeki balıkçılardan üç kilo hamsi, üç kilo sargan ve üç kilo da istavrit adını verdikleri balıkları aldılar kendileri yemek için. Bayıldım doğrusu.yine kapadılar kapıyı biraz sonra da yeniden kapak açıldı ki o da ne, cennet gibi bir yere geldiğimi fark ettim. Burasıymış meğer son durağım. Yiğitözü köyü diyorlar, ağabeyimin sahibinin dayısının evi burası. Onların mahallesinin yollarına beton dökülmüş, yol trafiğe kapalıymış, hem dayısı da bugün Almanya’ya gidecekmiş, son bir kez ızgara yesinmiş meğer. Burada bir manzara bir gün güneşlik hava sormayın. Onlar, izgaralarını yaparken bende bana verdikleri balık kafalarını bir güzel yedim. Tam aradığım yer dedim kendi kendime.
Hem zaten aha şu yukarda gözüken evmiş benim asıl evim olacak olan yer. Çok manzaralı bir yer gibi görünüyor. Bu köyün tepe noktasında sayılabilecek bir yer, hoş ve güzel bir yer açıkçası. Biraz mutlu olmuştum doğrusu. Hava kararmak üzereyken tekrardan aynı motor sesi, off of çekilmez bu motorların sesi diyesim geliyor zaman zaman da diyorum zaten de anlayan olmuyor. Bir başka yere gittik kalabalık bir yerdi. Meğer o gittiğimiz yer, ağabeyimin sahibinin hem teyzesinin ve hemde ablasının eviymiş. O teyzesinin torunu varmış, bir yaşında erkek çocuk, sabahleyin kahvaltı için annesinin hazırladığı çayı üzerine dökmüş ve iki ayağını birden yakmış ve doktora götürmüşler. Bu eve geçmiş olsun ziyaretine gelmişiz meğer ama benim sahiplerim de buradalarmış, çünkü burası onlarında teyzelerinin eviymiş. Beni orda bir gözlüklü ile tanıştırdılar, ardından da bir kadın meğer bundan sonra beni bakacak olan kadınmış. Gözlerinin içi gülüyor sanki, ilk gördüğümde ne yalan söyleyeyim bende sevdim. Hem o gözlüklü olan adamı ve hem de eşi olan kadını. Meğer onlarında zaten çocukları yokmuş ve beni bundan böyle bağırlarına basacaklarmış! Bunları yakından duymak mutluluğumu bir kat daha artırdı açıkçası. Bir süre orada merdivenlerin başında eve gelen gidenle hep tanıştık, hepsi de bana bir şeyler diyor ve beni seviyorlar diye anladım. Sonra beni o kadın, kucağına aldığı gibi bu kez başka bir arabaya (Bundan sonra hep bineceğim bizim araba) koydular.bagaja koydular önce ama ben itiraz ettim, ağladım sızladım derken durdular bir yerde ve benim ön koltukta oturan yeni sahibem kadın, ayaklarının altına kaloriferin önüne koydu. Bende rahatladım. Öylece kısa sürecek son yolculuğumuza çıktık ve artık yeni evimize getirdiler. Gündüz gözüyle uzaktan gördüğüm o müthiş manzarası olan yer, yeni evim ve memleketim çok güzelmiş. Ağabeyimin sahibine bile teşekkür edemedim gerçi tanıdıklarıma da bir elveda demedim, biliyorum onlar bundan sonra beni yeni sahibim ve sahibemde yalnız bırakmayacaklardır. Umarım tabi. Öyle bir bağ kurduğumuza inanıyorum.
Nitekim, birkaç gün sonrasıydı. Sahibem sevdi beni ilk gün bana evimizin önünde bir kulübe yaptı, kayın pederi ile.Beni de ona tıkadı, kapısını filan kapatıp gittiler. Bir canım sıkıldı, bir sıkıldım sormayın. Beni yalnız bıraktılar iyi mi? Ödüm patladı, napıp ne ediyim diye düşündüm. Yer topraktı, eşeledim. Biraz daha derken orada kendim geçebileceğim kadar bir yer açtım ve kurtuldum kulübeden ve gittim evin tam eşiğinde yattım. O sırada da ağabeyimin ağabeyisi ile onun ağabeyi de gece karanlığında beni ziyarete gelmişlermiş meğer, bir sevindim ki sormayın. Onlarla evin içine girdim ve bir süre ağabeyimin sahibinin kucağında yattım. Onlar sohbet ettiler, saonra sahibem aldı beni bu kez evin eski ocaklık denen yerine koydular. O kulübeye gitmedim ya ona da sevindim artık.
İşte böylece benim Ankara’dan Trabzon’a uzanan yolculuğumun hikayesini aktardım. Bundan sonra yaşadıklarımı belki bir başka zaman fırsatım olursa anlatırım.Sırma ben,ama yeni sahibem bana “sıla” adını verdi. Alman kurduymuşum.(Alman çoban köpeği), dedim ya babamı hiç görmedim Anneme de veda edemeden onca yolu geldim. Umarım, bundan sonrasında her şey gönlümce olur. Hoşça kalın insan denen mahluklar.

M. Kemal AYÇİÇEK – Aralık 2008
www.karadenizolay.com (Özel)-Fındık ayı ama henüz fındıklar olgunlaşmamış, çayırlar biçilmiş.Bir hafta öncesindeydi, oğlum’un oynarken fındık dallarına asılı kaldığı sağ kolunda dirsek altından yaralanması. Kolunda sargısı vardı ama olsun, bu bizim gezimizi etkilemezdi.1996 yılının yaz mevsimi..
Bir anda verdiğim kararla eşime yirmi günlük bir tatil (daha doğrusu gezi) için “hazırlanın” demiştim. Nereye gideceğimizi ona da söylememiştim. Kızım on, oğlum beş yaşındalar. Hem zaten karadeniz’de öyle tatil dendiğinde de gidilip bir yerde deniz, kum güneş gibi bir gelenek henüz oluşmamış, Trabzon’un dışına her çıkılma, çevrende zaten “ohhh oh tatile hemi?” denilerek, öyle algılanırdı.
Hem gezi diye bir kavram da sadece okul etkinlikleri olarak bilinirdi. Yoksa öyle çocuklar alsın arabasını, arkadaşlarını gitsin bir yerlere, böyle bir olgu da aile de garip karşılanır zaten her çocuk veya genç de anne ve babasının yanından eşini, çoluk çocuğunu alıp da gezmeye çıkarken bile düşünülürdü. “Babasız, annesiz gezme mi olurmuş” mantalitesi yaygındı. Ama ben de öyle yöresel geleneklere çok da uyumlu bir tip sayılmazdım. Onun için anne ve babamı kırmadan almıştım o izni ve yola da koyulmuştum bile..
Araklı’nın Yiğitözü köyünden çıktım yola, Trabzon’a kadar yine bir şey söylemedim. Erzurum yolu sapağından girdim Gümüşhane yoluna. Maçka, Zigana, Torul, Gümüşhane, Kale, Akşar derken Bayburt’a dört saatte vardık. Kardeşim, daha önce Muş’ta öğretmenlik yapmıştı, Süphan dağının yamacında bir köydü. Ama sadece o da değildi, gerekçem kayınbiraderim aynı zaman da kız kardeşimle de evliydi ve o da Muş’un Malazgirt ilçesi’nde görev yapıyordu. Onun da iki çocuğu vardı. Telefon olsa da henüz şimdiki gibi yaygın değil ve istenildiğinde de hemen ulaşılmıyor ama onlara sürpriz yapacaktık. Bayburt’tan kardeşimi de aldık ver elini Aşkale, ılıca Erzurum. Erzurum’da Abdurrahmangazi Türbesi, çifte minareli medrese ve üç kümbetler derken zaman harcamamaya çalıştım.
Erzurum’dan sonrasında yolları da bilmiyorum yol şartlarını da. Kaç saatte Malazgirt’e varacağımızı da kestiremiyorum ama havanın kararmaması lazım. Hem o dönemler, o bölge de plakası takılı araçlardan çok plakasız araçların yollarda olduğu bir dönem. Terör kaygısı var ve jandarmalar zaten her yerleşim biriminin giriş ve çıkışında barikatlar kurmuş ve gelen geçen araçlara, “nerden geliyorsun, nere gidiyorsun?” diye soruyor. Hasankale (Pasinler), Köprüköy, Horosan, Tahir, Eleşgirt ve Ağrı’ya varıyoruz. Ağrı’dan Hamur, Tutak ve Patnos’a ulaşıyoruz ama artık hava kararmaya başlıyor. Hamur yolundayken benzinimiz bitiyor ve bir haylı yol aldıktan sonra tekrar geri dönmek zorunda kalıyor. Zaten zaman kaybımız da burada oluyor. Yollarda benzin istasyonu vardır umuduyla gidiyorduk ama o bölgenin bizim alıştığımız bölgelerden farklı olduğunu ve öyle adım başı istasyon olmadığını anlıyoruz.
Zaten Murat nehri vadisinden ilerlerken gördüğümüz sivil araçlarda plaka bulunmaması benim dikkatimi çekiyor ama kimseye hissettirmeden yola devam ediyoruz. Teyp’te de “eşkıya” kaseti var. Tam da oraların havasına sokuyor bizi. Hava iyice kararmadan ulaşalım diyoruz Malazgirt’e ama yollar öylesine virajlı ve ürpertici kayalıklar arasındaki sürat yapamıyoruz.Doğan’da artık gece oluyor. Ay ışığı var ama bu kez de çayır ve tarlaların içinde üst üste dizilmiş, yöre de “koruluk” anlamına gelen taşların gölgeleri, sanki birer insanı andırıyor. Bu görüntü bile insanın o sessizlikte yol alırken bir kaygıya kapılmasına yetiyor. Eşim, kaseti değişmemizi istiyor ve kaseti değişiyoruz buralar da.Allah’tan ters bir durumla karşılaşmadan yatsı ezanları okunurken Malazgirt’e giriyoruz. Tabi kayınbiraderim, kız kardeşim ve torunlarım şoktalar. Haberleri yok ve o şaşkınlıkları ve sevinçleri ile gece bir hayli geç saatlere kadar yatmıyoruz. Ne de olsa yayladır bizim için ve yaylalarda da iki saatlik uyku bile sizi zinde tutmaya yeter de artar bile öyle de oluyor zaten.
Sabah kalktığımızda o bölgede bir günlük piknik turu yapalım diyoruz.Bitlis’in Adilcevaz ve Ahlat ilçelerine gitmeye karar veriyoruz. Aynı araca doluşuyoruz, tıka basa da olsa dokuz kişi ama çocuklar ufak olunca sorun olmuyor.Elli dört kilometrelik Karahasan yolunu değil de yüz elli kilometrelik Süphan dağını çevreleyen yolu tercih ediyoruz. Ana yola çıktığımızda geceleyin İran’a giden Tır’ların bir koyun sürüsüne daldığını ve yüz yirmi dolayındaki koyunun telef olduğuna tanıklık ediyoruz. Koyun leşleri, yol üzerinde ve kenarlarına serpilmişti. Burada biraz ahlanıp vahlandıktan sonra yolumuza devam ediyoruz. Doğruca, Süphan dağı’nın düzünde, Vangölü kenarındaki Göldüzü (Sodalı göl)’nde tavuk ızgara yapıyoruz.Bu arada çocuklarla sodalı gölde ufacık balıklar arasında yüzüyoruz. Karşı tarafta bir köy var ama kimsenin göle girdiğini görmüyoruz tabi. Süphan dağının düzünde çok güzel bir piknik yapmış oluyoruz.
Piknik’ten sonra Adilcevaz’a geçiyoruz. Adilcevaz’ı da gezdikten sonra Ahlat’a geçiyoruz. Ahlat’taki Usta Sakirt kümbeti başta olmak üzere diğer kümbet ve ilginç mezarlar arasındaki gezintimizden sonra Vangölü’nün kenarındaki bir kır lokantasında dinleniyoruz. Günler uzan ama zaman öylesine çabuk geçiyor ki, yeniden yol yapım çalışmalarının da bulunduğu Adilcevaz yolundan geri dönüyoruz.
Yolumuz uzun bu kez rotamızı İstanbul’a çeviriyoruz. Sabah saat 09.00’da Malazgirt’ten yola koyuluyoruz. Erentepe, Hasköy ve Muş’a geliyoruz. Burada amcamın eşinin dayısının mağazasına uğruyor, bir küçük akraba ziyaretinden sonra Bingöl’e geçtik. Bingöl, yolumuz üzerinde değil biraz içerde kalıyordu ama yoldan görülüyordu. Uğramadık.O gün, benim planım Nevşehir’e varıp çadır kurmaktı. Gece yarısı da olsa bunu çok istiyordum. Bingöl’den Elazığ’a giderken rakımı 1800 olan kuruca geçidinin oralarda çevredeki maki bitki örtüsünün traşlanması dikkatimizi çekiyor.Yeşile kıyım yapılmış sanki.Meğer, o dönemlerde buralarda yol kesmeler oldukça fazla ve teröristler, bu fundalıklarda gizleniyormuş o nedenle traş edilmiş zaten. (1993 yılında 33 askerin şehit edildiği yer). Sık sık karşılaştığımız asker barikatlarından Kovancılar’da da karşılaşıyoruz. Askerler, zaten hazır olan kimliklerimizi kontrol ettikten sonra bize nerden gelip nere gittiğimizi sorunca bende “Trabzon’dan gelip, İstanbul’a gidiyoruz” diyorum. Asker şaşırıyor, ve bana “siz hangi akılla böyle bir güzergahı izliyorsunuz be adam başka işin mi yok” diyor, haklı olarak. Ama biz de “Muş’taki akrabalarımızdan bahsedince, “dikkatli gidin” diyor. Geceye kalmamamızı salık veriyor.
Elazığ’da Keban barajı ve Malatya’da karakaraya baraj göllerinde küçük molalar veriyoruz.Ama Malatya’da kayısı festivalinin olduğu güne denk geliyor ve oradan yanımıza biraz kayısı alıyoruz. Zaten yol boylarınca satılan taze kayısı ve eşek şeftalisinden bolca yiyoruz. Malatya’da bir meydan da fotoğraf çekiliyoruz ve burada birer dondurma iyi gidiyor. Bu meydanın adı Kernek meydanı. Sonradan öğreniyorum ki, “kernek” aslında Kürtçe’de “eşek” demekmiş. Onun için bu fotoğraftan söz ettiğimde bu anlamı bilenlerden gülenler oluyordu ve ben bir anlam veremiyordum.
Malatya’dan çıkarken hava artık gün batımına doğru geçiyor.Balaban’dan kepez dağını tırmanırken bir otobus, plakamızı görüp bizi selamlıyor.Bu hoşumuza gidiyor ve “yolda yalnız değiliz” duygusu veriyor tabi. Darende, Gürün, Pınarbaşı’na kadar yine virajlı yollar ama oradan sonrası artık tam istediğim gibi bir yol. Bir yandan yol çalışması var ama yapımı tamamlanmış yerlerde artık esiyoruz.Kayseri’ye geldiğimizde saat geceyarısı olmuştu zaten ve Nevşehir’e yaklaşmıştık ama benim çadır kampı arayışım maalesef suya düşmüştü. Kamp kapanmıştı. O zaman devam edip, Ürgüp’e varmalıyım diye düşündüm. Ama artık uykusuzluk derdi olmayan ben, kendimi uyanık tutamıyorum. Hava sıcak ve bunaltıcı ve benden başka herkeste uykudalar. Bir kenara çekip dinleniyorum, uykumu atmaya çalışıyorum ama olmuyor. Üstelik sık sık ta sade nescafe içmiştim ama fayda etmiyor. Bu durumumu eşim fark ediyor ve sık sık “aman ha, çek kenara kalalım uyu biraz” diyor, Bir ara nerdeyse ufak bir nehre uçuyordum zaten ama az kalmıştı Ürgüp’e, bir on dakika daha yeterdi ama olmuyordu. Direndim, yüzümü yıkadım ve sağ salim Ürgüp’e indik. Hemen girişte bir benzin istasyonuna çektim aracı ve ben kampetimi çıkarıp, aracın kenarına kurdum ve oracıkta uykuya çekildim. Eşim, uykusunu almış olmalıydı ki zaman zaman köpeklerin kampete yanaştığını görüp, müdahale ettiğini söylüyor.
Baya bir yol almışım meğer, gereksiz yere ve büyük bir haksızlık tabi. Hem çocuklara ve hem de kendime. O kadar zorlamamalıydım tabi bunu o anda fark etmiyorsunuz. Üç saatlik bir uykudan sonra iyi bir kahvaltı yapıp, Ürgüp ve Göreme’yi geziyoruz. Peri bacaları ve mağara evler veya yerleşim yerleri tabiki ilgimizi çekiyor.Buradan da ıhlara vadisine giderken yer altı şehrini geziyoruz. Derinkuyu’da. Kebapla işim olmaz ben yarıvejeteryanımdır. O nedenle de burada kuyu kebap yemiyorum ama çocuklara yedirmeye çabalıyoruz. Bizim çocuklar, kuymakla büyüyor, öyle kuyukebap’tan filan anlamıyorlar. Bunu Bingöl, Malatya’da da gördük. Onun için de genellikle piknik tarzı beslendik.
Ihlara Vadisi, tüm yorgunluğunuza değiyor zaten. Yer yer yüz metreyi bulan vadi, kocaman bir kanyon adeta. Ve o kanyona inildiğinde de görüyorsunuz kiliseler ve yerleşim yerlerinden etkilenmemek mümkün değil. Yanımdaki kardeşim aslında Sanat tarihi mezunu ve onunla buraları geziyor olmak tam anlamıyla büyük bir nimet. O anlatıyor, o anlattıkça siz büyüleniyorsunuz. Müthiş bir zevk alıyoruz buradan ve tepeye çıktığımız da burada kendime iki bira ısmarlayarak, ödüllenmiş oluyorum. Ağaçaltı Kilisesi, Pürenliseki, Kilisesi, Kokar, Kilise,Yılanlı Kilise ,Aziz George (Kırkdamaltı) Kilisesi ,Sümbüllü Kilise’yi gezmek zaten bizi yeterince yormuştu.
Buradan Aksaray’a ve oradan da Tuzgölü’nün kenarından Şereflikoçhiar üzerinden Ankara’ya geliyoruz. Ankara’da da kardeşime konuk oluyoruz. Oradaki gezilerimiz Atatürk Orman çiftliği, Gençlik Parkı, Atakule, Kocatepe, Kızılay, Ulus, Demetevler, Emek, Dikmen vadisi gibi şehir içinde geçiyor. Ardından İstanbul’a Bolu dağından geçiyoruz. Oradan da dayımın kızına Silivri’ye, Malkara’daki öğretmen kardeşime, ve dayımın oğluna Tekirdağ’a geçiyoruz. Tekirdağ’da köfte yenmeden olmaz işte diyor ve güzel bir Tekirdağ köftesi yiyoruz ve oradan da İstanbul’a, ardından zaten yirmi gün hemen bitmiş oluyor. Bu kez sağa sola sapmadan doğruca Trabzon’a dönüyoruz. O zamanlar elimizde güzel makinemiz yok tabi bugün ki gibi istediğim fotoğrafları çekemiyorum.Gezimizin Ankara ve İstanbul ayaklarını yazmaya gerek duymadım.
![]() |
kizirbey© karadenizolaydesigned by DT